MOLLA AHMET PEYKERİ

Merkeze bağlı Mollakendi beldesinde medfundur. Elazığ’a 15 km uzaklıkta bulunan bu beldeye Elazığ Bingöl karayolunun 14. kilometresinden sonra sağa sapılarak gidilir.

Türbesi Sultan IV. Murad Camii’nin bahçesinde bulunmaktadır. Camiyle birlikle türbeyi IV. Murat’ın yaptırdığı rivayet edilir. Sekizgen planlı olan Molla Ahmet Peykeri Hazretleri’nin türbesi sonradan bazı tamirler görmüştür. Araştırmacıların ileri sürdüğü görüşlere göre burada daha önce böyle bir köyün olmadığı yolundadır. Aslında Molla Ahmet Peykeri Hazretleri’nin Erzincan’dan gelerek buraya yerleşmesi ile buranın geliştiği ve şimdiki durumuna geldiği söylenmektedir. Erzincan’dan Elazığ’a gelmesinin nedeni ise tarikat geleneklerine göre şeyhin halifesini bir yerde irşâdla görevlendirmesi sonucudur. Muhtemelen Ahmet Peykeri Hazretleri’ni de Erzincan’daki Şeyhi Elazığ’da görevlendirmiştir.

Sultan IV.Murat, Revan seferi sırasında Hoğu Köyü (Yurtbaşı) yakınlarında gelip konaklar. Daha sonra, orada hazır bulunanlara çevrede ulemadan bir kimsenin olup olmadığını sorar, içlerinden biri, Molla Köyünde Ahmed-i Peykeri’nin bulunduğunu haber verir. Bunun üzerine Sultan Murat, onun keramet sahibi olup olmadığını anlamak ister. Kendisinin bindiği atı dört askerle ona gönderir ve Ahmed-i Peykeri’nin bu atı geminden tutup getirmesini emreder. Eğer o hakiki bir şeyh ise bu işi başaracaktır. Aksi takdirde cezalandırılacaktır.

Sultan Murat’ın gönderdiği at da hususi seyisi olan, ondan başkasını yanına yaklaştırmayan huysuz bir at imiş. Atı götüren askerler bin bir zorlukla Molla Köyüne varabilmişler. Ahmed-i Peykeri’nin evini öğrenip oraya doğru yönelmişler. O da kapısının önünde oturmakta imiş.

Askerlerin bir atı zorlukla getirmekte olduklarını görünce seslenmiş:

-Evlâdım, bırakın o hayvanı ! Askerler, atın başını alıp gideceğini bildikleri için bırakmamışlar. Cevap olarak da şöyle demişler:

-Bırakmayız baba, bırakırsak kaçıp gider.

-Evlâdım, siz bırakın hele… Bir şeycikler olmaz.

Askerler atı bırakırlar. O çılgın, o hırçın, o huysuz hayvan birdenbire değişiverir. Sanki o at gitmiş, yerine başka bir at gelmiş. At âdeta kuzu kesilmiş ve Peykeri Hazretleri’nin önüne gelip duruvermiştir. Durumu gören askerler oldukları yerde donakalmışlar. Kendilerine gelince de koşarak Baba’nın elinden öpmüşler. İçlerinden biri geliş sebeplerini açıklamış:

-Efendi Hazretleri, Sultan Murat, İran üzerine sefere çıktı. Çadırı Hoğu’da kurduk. Sultan, size bu atı gönderdi ve ” Gelsin görüşelim” dedi.

-Gidelim ama acelesi yok. Siz uzak yerden geldiniz, hele bir ayranımızı için. Ayranların içilmesinden sonra Peykeri hazretleri yerinden kalkarak ata doğru yaklaşır, bir besmele çekerek eliyle atın sırtını sıvazlar. Atta herhangi bir huysuzlaşma emaresi görülmez O, atın sırtına bineceği sırada at âdeta çökerek onun rahatça binmesini sağlar. Bu durumu gören askerlerin hayreti bir kat daha artar. Beşi birden yola koyulurlar. Sultan Murat, misafir edildiği konağın penceresinden yolu gözlemektedir. Yolcuların gecikmesi üzerine sabırsızlanır. Sabrının tükeneceği sırada Peykeri hazretlerini atın üzerinde görünce hemen onu karşılamaya koşar. Sultan Murat, misafirini buyur edip, yanına oturtur:

-Baba biz seni tecrübe ettik, kusura bakma .

-Estağfurullah sultanım, deyince sultanın gönlü hoş olur. O gece Baba’yı yanında alıkoyar. Ertesi sabah Peykeri’nin gitme zamanı yaklaşınca Sultan derki:

-Baba, biz Acem üzere sefer kıldık. Duanı ve himmetini bizden uzak koma.

-Sen gönlümüzdesin sultanım, bizden uzak değilsin ki biz de senden uzakta olalım. Yalnız sultanımdan bir istirhamım var.

-Emrediniz, sizin her istirhamınız bizim için bir emirdir.

-Sultanım, benim sizden istirhamım odur ki, gelirken bana bir düşman kellesi getiresiniz. Efendi Hazretleri, izin isteyerek köyün yolunu tutarken Sultan Murat da Diyarbakır yolu üzerinden Acem üzerine yürümüş. Aradan günler geceler geçer. Bir gün Ahmed-i Peykeri Hazretleri talebeleriyle ders mütalâa ederken dersi kesiverir ve derki:

-Çocuklar, bugünlük bu kadar ders yeter. Hele gidip bakalım bizim arpalar iyice olmuş mu? Böylece o ve talebeleri yürüyerek arpa tarlasına giderler. Derki:

-Çocuklar, herkes avucuna birkaç arpa başağı alıp ovalayarak ufaltsın. Talebeler denileni hemen yerine getirirler. O devam eder:

-Tamam mı, dediğimi yaptınız mı? Peki, şimdi ufaladığınız arpaların samanlarını şu tarafa doğru üfürünüz. Talebelerinin hepsi bu isteği yerine getirdikten sonra;

-”Haydi çocuklar, işimiz bitti, gidelim.” der ve hep birlikte köye dönerler. Meğer Baba Hazretleri; talebelerine arpaları ufalatıp üflettiği sırada Sultan Murat’ın ordusu, düşman ordusu tarafından sıkıştırılıyormuş, ordu nerede ise bozulmaktaymış. İşte tam bu sırada nereden çıktığı bilinmeyen bir toz bulutu düşman askerlerinin üzerine gelmiş, onların tamamını toza boğmuş. Düşmanların, gözlerini açamaz hâle gelmeleri üzerine fırsattan faydalanan Sultan Murat’ın ordusu, düşman ordusunu bozguna uğratmış. Aradan günler geçmiş. Muzaffer olan Sultan Murat, dönüşte tekrar Hoğu Köyü’ne uğrar. Yanına birkaç kişi alan Sultan Murat, Peykeri’yi ziyaret eder. Sohbet sırasında Sultan Murat, Efendi Hazretlerine dönerek der ki:

-Baba bize yardım ve himmet etmeye söz vermiştiniz; herhalde unuttunuz ki, himmetiniz bize yetişmedi.

Bunun üzerine Ahmed-i Peykeri sorar:

-Sultanım, emanetimi getirdiniz mi? Sultanın emri üzerine bir tepsi içindeki bir düşman kellesi bir asker tarafından içeriye getirilir. Askerin elinden düşman kellesini alan Efendi Hazretleri, Sultan Murat’a gösterir:

-Bakınız sultanım. Sultan, düşman kellesinin gözlerindeki arpa kılçıklarını görür ve hayretler içinde kalır. Baba Hazretleri der ki:

-Sultanım filân gün filân saatte ordunuz bozulmak üzere idi. Bu esnada bir toz bulutu gelip de düşmanınıza rahatsızlık vermedi mi? Biz, verdiğimiz sözü unutmadık sultanım.

Savaş meydanındaki hâdiseyi hatırlayan Sultan ve adamları, bu keramet karşısında ne yapacaklarını şaşırıp kalmışlardır. Sultan, biraz evvelki sözleri için mahcup olmuştur. Ahmet-i Peykeri Hazretleri’nin gönlünü almak için, bugün oldukça sağlam vaziyette olan camiyi (Sultan 4. Murad Camii) yaptırmış ve çevreyi su kanalları ile süslemiştir. Evliya Çelebi 1655’te buradan geçmiş ve burası ile ilgili bazı bilgiler vermiştir: “Harput Kalesi sol tarafımızda kaldı. Oradan yine doğuya giderek Molla Efendi Köyünde konakladık. Harput nahiyelerinden 100 evli, bir camili, mamur zeamet bir Müslüman köyüdür. Molla Efendi hazretleri, cami yanında medfundur ”.

Peykeri” kelimesi; peri yüzlü, güzel, yüz, çehre anlamlarına gelir.