TÜRBELERİMİZ-1 (HACI ÖMER HÜDAİ BABA )

Hacı Ömer Hüda-İ Baba Hazretleri (3)HACI ÖMER HÜDAİ BABA TÜRBESİ

HACI ÖMER HÜDAİ BABA
**************************************
Merkeze bağlı Kövenk Köyü’nde medfundur. Elazığ Bingöl Ka­rayolunun 15. km’sinden sağa doğru ayrılan asfalt bir yoldan iki kilo­metre gittiğinizde, Hacı Ömer Hüdai Baba Türbesine gelirsiniz. Bu türbe çağdaş bir mimari tarzda yapılmıştır. Birbirinden ayrı görünen üç kubbeli mekândan oluşur. Bu mekânların içerden birbirlerine geçişleri sağlanmıştır. Türbe içerisinde Ömer Hüdai Baba’nın sanduka bölümü ve diğer halife ve müridlere ait sanduka mezarlar vardır. Ömer Hüdai Baba Türbesinde elektirk ve su bulunmaktadır.

HACI ÖMER HÜDAİ BABA KİMDİR?
***************************************
Aslen Elazığ’ın merkeze bağlı eski adı “Mürü”, yeni adı Yünlüce Köyü’nde doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği bu köyde geçer. Doğum tarihi kesin olarak belirlenememiştir. Bazıları 1840-45 arası derken, bazıları da 1811, 1821, 1827 gibi farklı tarihleri gösterirler. Sadece üzerinde ittifak edilen nokta 1831 yılında Erzurum’dan Erzin­can’a “Kır Askerliği”‘ göreviyle gitmesidir. Şayet bu tarih dikkate alınırsa, onun 1811 yılında doğmuş olma ihtimali daha kuvvetlidir. Yaptığımız araştırmada onun ölümü de iki değişik tarihte gösterilmektedir. Bunlardan biri 1902 diğeri de 1907′dir. Çocukluk ve gençlik yıllarına ait yeterince bilgi edinemedik.

Hacı Ömer Hûdaî Baba’nın tasavvufa olan ilgisi Erzincan’da başlamıştır. O, Erzurum’dan Erzincan’a geldiği zaman devrin büyük mutasavvıfı “Terzi Baba”yla tanışır. Esas adı Hayati Vehbi olan

Terzi Baba, ona Nakşi tarikatı üzerine dersler verir. Onun tasavvufta aldığı ilk dersi, nefsiyle savaş üzerinedir. Bu savaşı kazanamayan bir mürid tarikatta hiçbir merhaleye ulaşamaz, işte Ömer Hûdaî Baba bu savaşı kazanabilmek için hergün nefsini yenmeye, arzularına gem vurmaya gayret gösterir. Görev icabı araziye çıktığı zamanlarda taşların üzerine yatarak bedeni arzulara karşı direnç kazanır. O, bîr gece rüyasında: “Ömer, senin zahiri vazifen bitti. Artık manevi vazifene başla.” diye bir ses duyar. Sabah olunca doğru Terzi Baha’nın yanına koşar. Duyduğu bu sesi ona anlatır. Bunun üzerine Terzi Baba: “Senin bizimle olan işin bitmiştir. Bundan sonraki mürşidin Arapgirli Ömer Baha’dır,” diyerek Hûdaî Baba’ya Arapkir’i gösterir. Askerliğini bitirdikten sonra Arapkir’e gelen Hûdaî Baba, burada Ömer Baba’yı bularak ona Terzi Baha’nın selâmını iletir. Rivayete göre Arapkirli Ömer Baba önce varlıklı bir kişi iken, bir paşa kızıyla evlenmiş, daha sonra Terzi Baba’ya intisab ederek tasavvuf dersleri almıştır. O artık madde âlemini bırakarak manen yükselmek için tüm maddi varlığını yoksullara dağıtmıştır. Elinde kalan tek değirmeni ile ancak maişetini karşılamaktadır. Böylece varlıkta ulaşamadığı yüce Allah’a, ancak yoklukta ulaşmıştır. Onu tanıyanlar büyük bir veli olduğunu söylerler. Değirmende un Öğütürken bile devamlı zikir ve rabıta halindedir. Günlerden bir gün her nasılsa değirmenin suyu kesilir. Tam o sırada yoksul bir köylü buğday öğütmeye gelir. Değirmenin çalışmadığını görünce Ömer Baba’ya yalvarır: “Evde bîr avuç un kalmadı, çocuklar ekmek bekler. Himmet et Ömer Baba, himmet et de akşama ekmek pişirsinler.” der. Ömer Baba dışarı çıkarak çaya şöyle bir bakar; görür ki suyun yeniden akması bir­kaç günlük iştir. Değirmene gelerek parmağını koca taşa uzatır, par­mak döndükçe taş da dönmeye başlar. Fakirin unu aksama varmadan öğütülür, îşte Arapkirli Ömer Baba böyle bir velidir.

Kövenkli Ömer Hûdaî Baba Arapkir’deki bu yeni mürşidi ile tanıştıktan sonra ona bağlanır. O, Kövenk’te olduğu günlerde bile Arapkir’le olan bağını hiç kesmez. Senede bir kaç defa Arapkir’e gide­rek şeyhini ziyaret eder. Yine bir gün sırtına bir çuval pamuk, eline bir ibrik bezir yağı alarak Arapkir’e doğru yola koyulur. O sırada Arap­kirli Ömer Baha’nın hanımı beyinin yanma gelerek: “Efendi, evde ne kandile koyacak yağ, ne ip yapacak pamuk kaldı.” der. Ömer Baba: “Yoldadır, birazdan gelir.” der. Çok geçmeden Ömer Hûdaî Baba kapıyı çalar. Şeyhi Ömer Hûdaî Baha’nın sırtında pamuk çuvalı, elinde yağ dolu ibriği görünce: “Seni Hızır mı yolladı Hacı Ömer?” der. Hûdaî Baba Şeyhinin söylediği son kelimelere dikkat eder. Kendisine “Hacı Ömer” diye hitap etmiştir. Oysa şeyhi onun haca gitmediğini biliyordu. “Var bunda bir keramet” diyerek susar. Ziyaret süresi bittik­ten sonra Elazığ’a doğru yola koyulur. Keban’a varmadan Saraycık Köyü yakınlarında bulunan Malatya yol ayrımına ulaşınca, bakar ki bir kafile yolda kalmıştır. Talî Paşa isminde askeri paşanın kafilesidir. Görevliler yaylı tabir edilen bir arabayla uğraşmaktadırlar. Durumu bir süre uzaktan seyreder. Tamir ettikleri tekeri bir türlü yerine takaınaJar. Hûdaî Baba dayanamayarak yanlarına gelir, arabanın altına sokularak, “Destur” deyip koca yaylıyı omuzladıktan sonra tekeri yerine takar. Bu olayı seyreden Tali Paşa hayretler içinde kalır. Hûdaî Baha’ya: “Sofu, biz hicaza gidiyoruz, şayet gelmek istersen seni de götürelim.” der. Hûdaî Baba hiç beklemediği bu teklif karşısında önce şaşırır, sonra Arapkirli Ömer Baha’nın sözleri aklına gelir ve sevinir. Tali Paşa’nın bu teklifini kabul eder. Hicaza giderken yol boyu şeyhi’nin “Hacı Ömer” diye hitabını düşünmüştür. kerameti hep şeyhinde arayıp, şeyhinde bulur. Altı ay sonra hac dönüşü Elazığ’ın Göl Köyü yakınlarından geçerken, Gollü Mustafa K Fendi bu hac kafilesini uzaktaki bir alıç ağacının dibinden seyretmektedir. Aradan birkaç gün geçince, köyün imamı ile birlikte Hacı Ömer Hûdaî Baba’yı ziyarete giderler, Hûdaî Baha’nın huzuruna varıp elini öperler. Göl Köyü’nün imamı Hûdaî Baba’ya: “Efendi, bizim Mustafa Efendi senden inabe almak istiyor.” der. Hûdaî Baba Mustafa Efendi’ye bakar ve: “Biz onun dersini alıç ağacının dibinde verdik” der. Gerçekten Gollü Mustafa Efen­di Hacı Ömer Hûdaî Baha’nın en ileri gelen müridlerinden biri olur. Hûdaî Baba ona hep “Benim gezici çavuşum” diye hitap etmiştir.

Hac dönüşünden bir yıl sonra Hûdaî Baba Arapkir’e giderek şeyhini ziyaret eder. Şeyhi onu kapıda oturmuş beklemektedir. Bu sefer Hûdaî Baba Şeyhini hüzünlü bulur. Bir iki gün sonra misafirlik biter ve ayrılık vakti gelir. Arapkirli Ömer Baba, ona: “Hacı Ömer, vakit tamam. Benden alacağın kalmadı, timin kemâle ulaştı. Bir tek feyzin eksik. Onun da anahtarı Urfa’da dır. Gidip Osman Dede’den alacaksın. Var git işine, Al­lah dostun, hazreti Hızır yoldaşın olsun.” der ve ikisi de gözleri yaşlı bir şekilde ayrılırlar.

Aradan yıllar geçer, Ömer Hûdaî Baha’nın bir gün Urfaya yolu düşer. Sokağın birinden geçerken bir evden zikir sesi duyar. Durarak bir süre dinler, tçeri girmeye karar verir. Açık olan kapıdan dalar içeri, bakar ki gözleri âmâ bir veli zat, zikir yönetmektedir. Hacı Ömer Hûdaî Baba bir kenara oturarak bunları seyreder. Zikir bittikten sonra âmâ zat: “Misafirimiz şöyle gelsin” deyip Hûdaî Baba’yı yanma çağırır. Hûdaî Baba bunların kadirilik üzerine olduklarını anlamıştır. Bu piri fani zatın elini öpmek ister. Bu veli zat bırakmaz, Hûdaî Baba’ya çeşitli sualler sorar. Ömer Hûdaî Baba bir an kendini imtihan­da hisseder, içinden biraz kızar ama ses çıkarmaz. Soru faslı bittikten sonra bu yaşlı veli; “Senin her bir şeyin tamam, bir tek şeyin eksik” deyince, Hacı Ömer Hûdaî Baba; “Nedir o eksik olan?” diye sorar. Bu zat; “Senin feyzin eksik” der. Hacı Ömer Hûdaî Baba iyice hiddetlenir; “Onu da sen ver!” der. Bu hiddet karşısında O, gayet sakin; “Niye kızıyorsun Hacı Ömer, sana bu sandığın anahtarı Urfa’dadır, feyzini Dede Osman’dan alacaksın demediler mi?” deyince Hacı Ömer Hûdaî Baha’nın dünyası başına yıkılır. Hemen eline sarılarak af diler. Bu zatın Dede Osman olduğunu geç de olsa anlamıştır. Dede Osman; “Merak etme Hacı Ömer, feyzini tez alıp gideceksin.” der.

Evet, Hacı Ömer Hûdaî Baba yıllar sonra eksik olan feyzini Urfa’da Dede Osman’dan alarak köyüne döner. Dede Osman Efendi vefat edene kadar Urfa’ya gidiş gelişini kesmez. Böylece Erzincan’dan Nakşibendi lik’le başlayan yol, Urfa’da Kadirilikle biter. Hacı Ömer Hûdaî Baba hakkında anlatılan bir rivayete göre O, Rufailiği de uygu­lamaktadır. Ama bilinen tek şey, Hacı Ömer Hûdaî Baha’nın en son feyzini aldığı şeyhi Urfalı Dede Osman’dır. Zikri ise Kadirilik üzerinedir.

Eski adıyla Kövenk, yeni adıyla Güntaşı Köyü’ne yerleşen Hacı Ömer Hûdaî Baba, burada uzun yıllar halkı irşad eder. Bu süre içerisinde Göllü Mustafa Baha’yı, Akçakirazlı (Perçençli) Muhammed Baba’yı, Palulu Muhammed Baba’yı, Tebecüklü Mehmet Baha’yı Kürklü Hacı Muhammed Baba’yı, Dere boğazı köyünden Hamza Baha’yı, Harputlu Abdullah Fahri l Itııba’yı, Izolu’lu Muhammed Emin Baha’yı ve Şükrü Haha’yı yetiştirir. Bunlardan Gollü Mustafa Baba, Tayyar Idıha’yı yetiştirerek Kadirilik Tarikatını günümüze taşır. Bir diğer kolu ise Harputlu Abdullah Fahri Babayla Malatya’ya gider. Sarıldı Muharrem Hilmi Efendi de buradan yetişerek sonradan kendisi

Süleyman Ateş’i yetiştirmiştir. Tarikatın Kürklü Hacı Mu­hammed! Baha’dan devam eden diğer bir kolu ise, Trabzon’a kadar ulaşıp bugünkü icmal Dergisi ve Mesaj TV etrafında toplanan Prof. Haydar Baş grubunu oluşturur.

Hacı Ömer Hûdaî Baba bir gün hac ziyaretinde iken kâbeyi tavaf esnasında arkasından bir ses duyar: “Hacı Ömer, Hacı Ömer bana inti­sap et seni Hakk’a ulaştırayım.” Hacı Ömer Hûdaî Baba; “Efendi be­nim şeyhim ulu bir kişidir. Zamanı gelince o da beni Hakk’a ulaştırır.” diye karşılık verir. Ama merak duygusuyla dönüp arkasına bakar ki ne görsün, kendisine seslenen, Şeyhi Arapkirli Ömer Baba değil mi­dir.? O halen kendisinin şeyhine bağlı olup olmadığı konusunda denen­mekte olduğunu anlamakta gecikmez.

Bir gün Harput’ta Beyzade Hazretleri’ne “Kövenk’te Hacı Ömer Hûdaî Baba diye birinin Kadirilik üzerine tekke açtığını, birçok insanı etrafına toplayarak zikir yaptıklarını” söylerler. Bunun üzerine Beyzade Hazretleri dini konuda kırk sual yazarak cevaplaması için Hacı Ömer Hûdaî Baba’ya yollar. Beyzade Hazretleri Harput ve çevresinde dini yönden otoriter ve âlim bir zattır. Sorular Ömer Hûdaî Baba dergâhında cevaplanarak geri gelir. Beyzade Hazretleri bunun­la da yetinmez bu seferde der ki; “Önümüzdeki Cuma’ya Sara Hatun’a gelsinler onların bir devranını göreyim.” Hacı Ömer Hûdaî Baba gel­mez ama, ihvanlarını Harput’a yollar. Bunları halk da merak etmekte­dir. Bir grup ihvan, önde tarikat sancağı, arkalarında müritler ve ellerinde elvaneler, çırpaneler, kudümler Harput halkına bir geçit töreni yaparlar. Cuma namazı kılındıktan sonra cami içinde bir zikir sergilenir. Beyzade bunları sonuna kadar seyreder. Zikir bittikten sonra ihvanların başında gelen Palulu Muhammed Baba’ya; “Ömer Baba’ya selamımı götürün. Kadiriliği bu minval üzre yürütsün” der.

*****************************************
HAMZA BABA VE HACI ÖMER HÜDAYİ BABA

******************************************
HACI ÖMER HÜDAİ BABA TÜRBESİ

Hacı Ömer Hüdayi Baba. ova köylerinden Güntaşı Köyü’nde dergâh açar ve devrin ileri gelen âlimlerinden olan Beyzade Hoca ve İmam Efendiyi ziyarete Harput’a gider. Beyzade Hoca’ya:
-Sen, bey oğlusun, beylere sahip ol. İmam Efendi’ye de:
-Sen de imamsın imamlara sahip ol. Hırsızlar yolsuzlar da benim, der.
Hamza Baba, Güntaşı’na beş kilometre uzaklıkta köyde oturan bir eşkıya. Diyarbakır yolu köyünün yakınından geçiyor. O da yol kesip, kervan soyuyor. Hacı Ömer Baba, bundan haberdar; “Ben yakınıma sahip olamazsam uzağıma nasıl sahip olurum” diye düşünür.
Birgün Hamza’nın yolu dergâha düşer. Ömer Baba :
-Hamza artık yeter, bu işten vazgeç! Allah yoluna çalış, der.
Hamza, ruhuna işleyen bu çağrıyı kabul eder ve dergâha intisap eder. Bir ay, iki ay derken bir gün arkadaşları başına dikilirler. “Harpufta bir ev var. Sen olmazsan soy amayız, “derler.
Hamza Baba, “Yapmayın etmeyin, ben Hacı Ömer Baba’ya intisab ettim. Bazı hâllerimi yüzüme vurdu. O adamdan korkarım.” dese de fayda etmez. Arkadaşları:
-Senden bilmez, etraf eşkıya dolu, diyerek razı ederler. Gece bastırınca da Harput’ta soyacakları evin Önünde buluşurlar.
Eskiden evlerin sürgüleri tahtadanmış. Hamza Baba, testereyi alıp kapının aralığından sürgüyü kesmeye uğraşır. Uzun süre çabalamasına rağmen sürgü bir türlü kesilmediğinden, kapıyı açamazlar. Arkadaşları telâşlanır:” Neredeyse sabah olacak, yakalanmadan gidelim.”derler. Hamza Baba:
-Bunda bir hâl var, neden tahta sürgü kesilmesin ki, diye düşünür ama bir anlam veremez. Dönüşte Güntaşı’ndan geçerken, “Bir de şeyhime uğrayayım” diyerek dergâha gelir. Bu Ömer Baha’nın beklediği ziyarettir. Hamza Baba, içeriye girer oturur ama Ömer Baha’nın kolunun sarılmış ve boynundan asılı olduğunu da görür.
– Ne oldu? Şeyhim, der. Ömer Baba, hiç sesini çıkarmaz. Ama cemaatte oturanlar duramayıp eşiştirirler:
– Şeyhim akşam bir şey yoktu, gece ne oldu? Düştün mü, ne yaptın? Ömer Baba:
-Oğlum, orasını karıştırmayın, bizim bir eşkıyamız vardı, gece kolumu testereyle kesmeye kalkıştı, diye cevap verince, Hamza Baba, akşamdan beri olup bitenin sırrını anlar ve utancından başını önüne eğer. Öyle çok ibadet eder, öyle çok çalışır ki, olgun müritlerin seviyesine bir yılda ulaşı

Sultan IV.Murat, Bağdat seferi sırasında Hoğu Köyü (Yurtbaşı) yakınlarında gelip konaklar. Daha sonra, orada hazır bulunanlara çevrede ulemadan bir kimsenin olup olmadığını sorar, içlerinden biri, Molla Köyünde Ahmed-i Peyki’nin bulunduğunu haber verir. Anlatıldığına göre o, âlim ve keramet sahibi bir şeyh ve Allah’ın sevgili kuludur. Bunun üzerine Sultan Murat, onun keramet sahibi olup olmadığını anlamak ister. Kendisinin bindiği atı dört askerle ona gönderir ve Ahmed-i Peyki’nin bu atı geminden tutup getirmesini emreder. Eğer o hakiki bir şeyh ise bu işi başaracaktır. Aksi takdirde cezalandırılacaktır.
Sultan Murat’ın gönderdiği at da hususi seyisi olan, ondan başkasını yanına yaklaştırmayan huysuz bir at imiş. Atı götüren askerler binbir zorlukla Molla Köyüne varabilmişler. Ahmed-i Peyki’nin evini öğrenip oraya doğru yönelmişler. O da kapısının önünde oturmakta imiş.
Askerlerin bir atı zorlukla getirmekte olduklarını görünce seslenmiş:
-Evlâdım, bırakın o hayvanı ! Askerler, atın başını alıp gideceğini bildikleri için bırakmamışlar. Cevap olarak da şöyle demişler:
-Bırakmayız baba, bırakırsak kaçıp gider.
-Evlâdım, siz bırakın hele. Bir şeycikler olmaz.
Askerler atı bırakırlar. O çılgın, o hırçın, o huysuz hayvan birdenbire değişiverir. Sanki o at gitmiş, yerine başka bir at gelmiş. At âdeta kuzu kesilmiştir. Ayrıca o, Peyki Hazretleri’nin önüne gelip duruvermiştir. Durumu gören askerler oldukları yerde donakalmışlar. Kendilerine gelince de koşarak Baba’mn elinden öpmüşler. İçlerinden biri geliş sebebim açıklamış:
-Efendi Hazretleri, Sultan Murat, İran üzerine sefere çıktı. Çadırı Hoğu’da kurduk. Sultan, size bu atı gönderdi ve ” Gelsin Görüşelim” dedi.
-Gidelim ama acelesi yok. Siz uzak yerden geldiniz, hele bir ayranımızı için.
Ayranların içilmesinden sonra Peyki yerinden kalkarak ata doğru yaklaşır, bir besmele çekerek eliyle atın sırtını sıvazlar. Atta herhangi bir huysuzlaşma emaresi görülmez O, atın sırtına bineceği sırada at âdeta çökerek onun rahatça binmesini sağlar. Bu durumu gören askerlerin hayreti bir kat daha artar. Beşi birden yola koyulurlar. Sultan Murat, misafir edildiği konağın penceresinden yolu gözlemektedir. Yolcuların gecikmesi üzerine sabırsızlanır. Sabrının tükeneceği sırada Peyki’yi atın üzerinde görünce hemen onu karşılamaya koşar. Yanındakiler de Efendi Hazretleri’ni elleri üzerine alarak yukarıya çıkarmışlardır. Sultan Murat, misafirini yanına oturtur:
-Baba biz seni tecrübe ettik, kusura bakma .
-Estağfurullah sultanım, deyince sultanın gönlü bir hoş olur. O gece Baba’yı yanında alıkoyar. Ertesi sabah Peyki’nin gitme zamanı yaklaşınca Sultan derki:
-Baba, biz Acem üzere sefer kıldık. Duanı ve himmetini bizden uzak koma.
-Sen gönlümüzdesm sultanım, bizden uzak değilsin ki biz de senden uzakta olalım. Yalnız sultanımdan bir istirhamım var.
-Emrediniz, sizin her istirhamınız bizim için bir emirdir.
-Sultanım, benim sizden istirhamım odur ki, gelirken bana bir düşman kellesi getiresiniz.
Efendi Hazretleri, izin isteyerek köyün yolunu tutarken Sultan Murat da Diyarbakır yolu üzerinden Acem üzerine yürümüş. Aradan günler geceler geçer. Birgün Ahmed-i Peyki Hazretleri talebeleriyle ders mütalâa ederken dersi kesiverir ve der ki:
-Çocuklar, bugünlük bu kadar ders yeter. Hele gidip bakalım bizim arpalar iyice olmuş mu? Böylece o ve talebeleri yürüyerek arpa tarlasına gelirler. Derki:
-Çocuklar, herkes avucuna birkaç arpa başağı alıp ovalayarak ufaltsın. Talebeler denileni hemen yerine getirirler. O devam eder:
-Tamam mı, dediğimi yaptınız mı?Peki, şimdi ufaladığınız arpaların samanlarım şu tarafa doğru ürürünüz. Hepsi gönül hoşluğu ile bu isteği yerine getirir.
-Haydi çocuklar, işimiz bitti, gidelim. Hep birlikte köye dönerler. Meğer Baba Hazretleri; talebelerine arpaları ufalatıp üflettiği sırada Sultan Murat’ın ordusu, düşman ordusu tarafından sıkıştırılıyormuş, ordu nerede ise bozulmaktaymış. İşte tam bu sırada nereden çıktığı bilinmeyen bir toz bulutu düşman askerlerinin üzerine gelmiş, onların tamamını toza boğmuş. Düşmanların, gözlerini açamaz hâle gelmeleri üzerine fırsattan faydalanan Sultan Murat’ın ordusu, karşısındakiler! bozguna uğratmış. Aradan günler geçmiş. Muzaffer olan Sultan Murat, dönüşte tekrar Hoğu Köyü’ne uğrar. Yanına birkaç kişi alan Sultan Murat, Peyki’yi ziyaret etmek üzere köyüne doğru yola çıkarlar. Sohbet sırasında Sultan Murat Efendi Hazretlerine dönerek der ki: -Baba bize yardım ve himmet etmeye söz vermiştiniz; herhalde unuttunuz ki, himmetiniz bize yetişmedi.
Bunun üzerine Ahmed-i Peyki sorar:
-Sultanım, emanetimi getirdiniz mi? Sultanın emri üzerine bir tepsi içindeki bir düşman kellesi bir asker tarafından içeriye getirilir. Askerin elinden düşman kellesini alan Efendi Hazretleri, Sultan Murat’a gösterir:
-Bakınız sultanım. Sultan, düşman kellesinin gözlerindeki arpa kılçıklarını görür ve hayretler içinde kalır. Baba Hazretleri der ki:
-Sultanım filân gün filân saatte ordunuz bozulmak üzere idi. Bu esnada bir toz bulutu gelip de düşmanınıza rahatsızlık vermedi mi? Biz, verdiğimiz sözü unutmadık-sultanım.
Savaş meydanındaki hâdiseyi hatırlayan Sultan ve adamları, bu keramet karşısında ne yapacaklarını şaşırıp kalmışlardır. Sultan, biraz evvelki sözleri için mahcup olmuştur. Ahmet-i Peyki Hazretleri’nin gönlünü almak için, bugün oldukça sağlam vaziyette olan camii yaptırmış ve çevreyi su kanalları ile süslemiştir.